
Elektrikli araçlar (EV), rüzgar türbinleri ve güneş panelleri... Dünya hızla fosil yakıtlardan uzaklaşıp yenilenebilir enerjiye geçerken, bu teknolojilerin ihtiyaç duyduğu metal ve minerallere olan talep patlamış durumda. Karadaki maden rezervlerinin azalması ve jeopolitik riskler, gözleri dünyanın en son keşfedilmemiş sınırına çevirdi: Okyanus tabanına.
Derin deniz madenciliği (Deep Sea Mining - DSM), trilyonlarca dolarlık potansiyeliyle iştah kabartsa da, bilim insanları ve çevreciler geri dönüşü olmayan ekolojik yıkımlar konusunda uyarıyor. Bu yazımızda derin deniz madenciliğinin ne olduğunu, hedeflenen materyalleri ve çevresel riskleri inceliyoruz.
Derin deniz madenciliği, okyanus yüzeyinin 200 metre altından başlayıp binlerce metre derinliğe kadar inen bölgelerden maden kaynaklarının çıkarılması işlemidir. Günümüzde odaklanılan ana bölgeler genellikle 4.000 ila 6.000 metre derinlikteki abisal düzlüklerdir.
Bu operasyonların en yoğunlaştığı bölge, Meksika ile Hawaii arasında bulunan ve Clarion-Clipperton Bölgesi (CCZ) olarak adlandırılan alandır.
Madencilik şirketleri okyanus tabanında üç ana tip mineral yatağını hedeflemektedir:
Polimetalik Nodüller: Patates büyüklüğündeki bu kayalar, okyanus tabanında milyonlarca yılda oluşur. İçerikleri bakımından Nikel, Kobalt, Bakır ve Manganez açısından son derece zengindirler. Bu metaller, elektrikli araç bataryalarının (Li-ion) olmazsa olmazıdır.
Polimetalik Sülfürler: Hidrotermal bacaların etrafında oluşurlar ve yoğun miktarda bakır, çinko, altın ve gümüş içerirler.
Kobalt Zengini Kabuklar: Deniz altı dağlarının yamaçlarında bulunan sert kaplamalardır.
Süreç genellikle devasa, paletli robotik araçların okyanus tabanına indirilmesiyle başlar. Bu araçlar, elektrikli süpürge mantığıyla deniz tabanındaki nodülleri veya tortuyu içine çeker. Toplanan materyal, kilometrelerce uzunluğundaki borular (riser sistemi) aracılığıyla yüzeydeki gemiye pompalanır. Gemi üzerinde ayrıştırılan madenler depolanırken, kalan atık su ve tortu tekrar denize (genellikle orta derinliğe) boşaltılır.
Bilim dünyasının en büyük endişesi, okyanus tabanının biyolojisi hakkında bildiklerimizin, Mars yüzeyi hakkında bildiklerimizden bile az olmasıdır. İşte başlıca çevresel riskler:
Tabandaki kazıma işlemi ve atık suyun geri boşaltılması, devasa toz ve tortu bulutları yaratır. Bu bulutlar kilometrelerce uzağa taşınabilir, suyu bulanıklaştırarak fotosentezi engelleyebilir ve filtre ile beslenen mercan veya sünger gibi canlıların solunum sistemlerini tıkayarak boğulmalarına neden olabilir.
Nodüllerin toplandığı zemin, aslında binlerce türe ev sahipliği yapan bir yaşam alanıdır. Nodüllerin alınması, bu canlıların tutunacakları zemini yok eder. Bu hasarın iyileşmesi milyonlarca yıl sürebilir.
Zifiri karanlık ve sessiz olan derin okyanus ortamı, madencilik makinelerinin gürültüsü ve ışıklarıyla bozulur. Bu durum, sonar ile iletişim kuran balinalar ve diğer deniz memelileri üzerinde ciddi stres ve yön bulma bozukluğu yaratabilir.
Okyanus tabanı, dünyanın en büyük karbon depolarından biridir. Bu tortunun havalandırılması, depolanmış karbonun serbest kalmasına ve okyanus asitlenmesinin artmasına yol açabilir.
Şu anda uluslararası sularda madencilik faaliyetleri Uluslararası Deniz Yatağı Otoritesi (ISA) tarafından düzenlenmektedir. Henüz ticari madencilik tam ölçekli olarak başlamamış olsa da, birçok ülke ve şirket lisans almak için sıradadır. Buna karşılık, bazı otomotiv devleri ve teknoloji şirketleri, çevresel etkiler tam anlaşılana kadar derin denizden çıkarılan metalleri kullanmayacaklarını taahhüt etmişlerdir.
Dünya, "Net Sıfır" hedeflerine ulaşmak için batarya metallerine muhtaçtır. Ancak bu metalleri elde etmek için dünyanın en kırılgan ekosistemlerinden birini feda etmek doğru bir strateji mi? Derin deniz madenciliği, teknoloji ile ekoloji arasındaki en keskin bıçak sırtı olmaya devam edecek gibi görünüyor.